Bu yazı soL gazetesinde yayımlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Görsel

Gıyaseddin Eb’ul Feth Ömer İbni İbrahim’el Hayyam. Yani kısacası Ömer Hayyam. Yalnızca rubaileri ile tanınıyor bizde ama filozof, matematikçi ve astronom. Dünyanın ilk rasathanesini kurmuş, Pascal Üçgeni’nin temellerini atmış, iki sayının toplamının üslü açılımı olan Binom Açılımı’nı bulmuş, daha ince hesapların yapılabildiği Celali Takvimi’ni kurmuş. Dünyayı İslam Felsefesi’nin dar kalıpları, dini dogmalarla değil, akıl ile anlamaya çalışmış. Bunu yaparken de ne içinde yaşadığı toplumun sınırları ne de yaşadığı çağdan önce oluşarak yaşadığı güne taşınmış önyargılar, ahlak ve değişmez var sayılan kalıplar bağlamış onu.

Bir de Abu Hafs Ömer ebn-e Ebrahim Giyaseddin Khayyami var. Kısaca Ömer Hayyam diyor ona arkadaşları. II.Ömer Hayyam, I. Ömer Hayyam’ın aksine hatta ondan yüzyıllar sona, İran’da yaşayan yoksul bir kunduracıdır. Ne şiir yazar ne de adaşını tanır. Okuma yazması olmayan cahil bir Acem’dir. Tek derdi evine ekmek parası götürebilmek. Evi yerin “yek kat altında”dır. Kunduralara “gizli pençe” yapar. İşte bu nedenle de suçu hazırdır: “Gizli yeraltı” örgütünün hükümeti eleştiren rubailer yazan tehlikeli üyesi olmak. II. Ömer Hayyam, I. Ömer Hayyam’la karıştırılıp Şah Rıza’nın zindanını boylar. Sen misin Pahlavi meydanında dolanan avrare avare? Durdurup kimlik sorarlar adama, Ömer Hayyam olduğunu duyunca da tıkarlar kodese! Suçun? Şiir yazmak! Yani muzır neşriyat! Rubaiyat! Suçsuzluğunu ispatlayana kadar zindana at, zindanda yat…

Öyle yazmış Ferhan Şensoy Şahları da Vururlar isimli Farsça farsında 1980 yılında. Oyunda yoksul bir kunduracı olan Hayyam’ın acıklı güldürüsüne, İran’da Şah Rejiminin, halk sefalet içinde sürünürken yaşadığı sefahat hayatı, darbeler, karşı darbeler, Amerikan’ın “kanlı or kansız darbe” teklifleri, Şah’ın apış arası harcamaları eşlik eder başarılı bir kurgu ve dilin aracılığıyla.

Görsel

Dikkat edin yıl 1980’dir ve oyun Türkiye’de oynanmaktadır. Kenan Evren, Kur’an’dan alıntılar yapan konuşmalarıyla, toplumsal gericiliğin tabanını zincirlerinden serbest bırakırken, ortaoyuncular İran İslam Devrimi’ne göndermelerle dolu bir nanik yapmaktadır rejime. Netice itibariyle bu topraklarda da yaşanan Our Boys’un coca-cola’lı darbesi “failatün faşizma”dır.

II. Hayyam oyun kurgusu içinde Tudehli bir tutsak olan Rufai ile örgüte inanmayan Anarşist Fraksiyon Nusret’in zindanına düşer. Onlardan Emperyalizmi, ecbeni tahakkümünü, revizyonizmi, oligarşiyi, İngilizler’in İran’ın milli petrolünü nasıl tekeline aldığını, CİA’yı ve daha pek çok dünya ve memleket olayını öğrenir. Bir de âşk acısını. Yanlışlığı anlatmak için Şah Rıza’nın huzuruna çıkan karısı Cavidan, Şah’ın tecavüzüne uğrayıp saraya kapatılınca kendini balkondan aşağı atar…

Ve başlar II. Hayyam hapishane’de Şah Rıza’yı taşlayan rubailer yazıp, besteleyerek sazıyla söylemeye. Rubailerinin namı Şah’a kadar varınca da huzuruna çıkar ve gözünün içine baka baka söyler onunla dalga geçen sözlerini.

Artık II. Bir Ömer Hayyam doğmuştur, gerici rejimin baskı ve insanlık dışı koşullarında Acem topraklarında. Şah gider gelir Humeyni ama halk için değişen bir şey olmaz. Değişmeyen şeyse özgür düşünce ve aklın, dogmaya ve karanlığa karşı isyanı ve mücadelesidir.

Bir de III. Ömer Hayyam vakası yaşanmıştır. Hem de Türkiye’de. Bilimin, aklın, özgür düşüncenin yerini, dogmanın, boş inançların, ortaçağ karanlığının almaya başladığı bu günlerde, bir hayalet dolaşmıştır sokaklarda: Ömer Hayyam hayaleti!

Görsel

Siyasetçilerin, gazetecilerin, yazarların, aydınların bir kısmının adı var kendi yok bir örgütün üyesi olmakla suçlanarak Silivriye tıkıldığı günlerden geçerken, dünyanın en büyük ozanlarından biri Ömer Hayyam ile dünyanın en önemli virtiözlerinden biri Fazıl Say birbine kelepçelenmiş bir şekilde çıkartıldı “adalet”in karşısına. Üstüne Pınar Aydınlar’ın 3 türküyü söylemesinin 3yıl boyunca yasaklandığı sessiz lorke karabasanı çökmesin mi tepemize! İşte şimdi tam oldu! Farsi Türk’i bir grotesk absürd!

Daha önce Chopin dinlediği için yargılanan teğmen bir Chopinist olduğu suçlaması ile yargılanmıştı 1971’de. Chopin de sanıklar arasındaydı üstelik. Mahkeme koridorlarımız İbrahim Kaypakkaya kitabı nedeniyle yargılanan Nihat Behram’ın duruşmasında mübaşirin ağzından “Sanık Pablo Neruda!” ünlemesiyla çınlamıştı, kabul! Grup Yorum’un albümlerinin suç delili olarak kabul edilmesine zaten alıştık AKP döneminde. 2009’da Sivas Cumhuriyet Savcısı öğrencilerinin yasadışı terör örgütü üyesi olduğunu ispatlamak için Montaigne’nin Denemeleri’ni göstermişti delil olarak. Deli olmamış, aklımızı korumayı başarmıştık şükür! Ordu Valisi cami tuvaletinden pisuvarı itikatlarımıza ters olduğu gerekçesiyle söktürdüğünde, “bir valinin pisuvarla uğraşması gereken organı bellidir, aklını kullanan pisuvarla uğraşmamalı!” diyip gülmüştük bıyık altından, itiraf ediyorum.

Şimdi bunların hepsi ironik, absürd, bir kara mizah tamam da bu sürecin gülünecek bir tarafı da kalmadı artık şu son 10 yılda. Komedi trajediye dönüşüyor hızlıca. Takunyalı kara mizah, kara çarşafa geçirmeye çalışıyor “ bilim ve akıl”ın vücudunu. Başına türban geçireli zaten oldu bir kaç yıl… Çuval desen cabası…

Bu gidişle IV. Ömer Hayyam ayaklarında takunya, başında takke, elinde tesbih hutbe okutacak Ömer Hayyam’ın ruhuna.

Hayattın dogmalarla değil akılla algılamasını isteyenlerin artık kaybedecek vakti yok.

Kahraman Bakkal Süper Markete Karşı oyunu ile henüz süpermarket ile tanışmadığımız bir dönemde yaşanacak dönüşümü ve sömürünün boyutlarının nasıl artacağını, İstanbul’u satıyorum ile kentsel dönüşümü ve rantın yaşatacağı toplumsal trajediyi, Soyut Padişah ile saltanat özentiliğinin başımıza nasıl çoraplar örebileceğini bir bilici gibi haber veren Ferhan Şensoy, Şahları da Vururlar oyunuyla emperyalizm ile uyumlu tüccar dinci gericiliğin bir ülkeyi ne hale getireceğini haber verirken, yıllar sonra Ömer Hayyam-Fazıl Say olayı ile de gündemimize giren açıklanması güç bir öngörüye de imza attı.

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin çağrısıyla Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular-SES Tiyatrosu’nda toplanan onlarca sanatçı ve bini aşkın sanatsever Fazıl Say’a Sesimiz Seninle diye güç verirken, o turnede bulunduğu Ankara’dan şöyle sesleniyordu: “Gitmeyeceksin Fazıl, öbürleri gitsinler.”

Evet belki de gerçekten buradan başlamak gerekiyor. Bu ortaçağ karanlığını aydınlıkla boğmak için gitmemek, Fazıl Say’ın dediği gibi “madem karanlık bir çağdayız ve aydının görevi aydınlatmak. O zaman aydınlatalım!” demek gerekiyor.

Şimdi ilk iş Ömer Hayyam ve Fazıl Say’a, aslında akla ve özgür düşünceye vurulan kelepçeyi kırıp atmalıyız. İşte ozaman şunu söylemeye hakkımız olur: Gitme Fazıl. Sen gidersen ışığımız azalır!

Reklamlar