Bu röportaj soL gazetesinde kısaltılarak yayımlanmıştır.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Kumbaracı 50 ve Altıdan Sonra Tiyatro üzerine Yiğit Sertdemir ile söyleştik. Uluslararası projeleri, yeni dönemin heyecanını paylaştık. Oldukça önemli işlerin üretildiği ve sergilendiği salon 2010 yılında yangın merdiveni bahanesiyle kapatılmanın eşiğinden dönmüştü. Ardından da çember sakallı mafyöz tiplerin açık hedefi haline gelmişti. Salonun içerisine kadar girip açıkça tehditler savurmuşlardı. Ekip salonun yeniden faaliyete geçmesinin ardından sergilenen ilk oyun olan 444’ün selam kısmında yangın merdivenine de ışık tutarak oldukça yaratıcı ve sanatsal bir eylem tarzına da imzalarını atmıştı. Sertdemir salonun yakılmasının planlandığını, birilerinin araya girerek bunu önlediğini öğrendiğini belirtiyor. Bunun kamuoyunda oluşturulan genel algıyla ilgili olduğunu düşünüyor. Süreci atlattıklarını ama yine de tedirginliklerinin sürdüğünü söylüyor. Bu süreçte önemli olanın kendilerine otosansür koymadan yollarına devam etmeleri olduğunu, bunu da başardıklarını ekliyor. 1 yılda bir özel tiyatronun başına gelebilecek tüm olumsuzlukları olanca şiddetiyle yaşadıklarını belirten tiyatro yaratıcısı, karşı tarafın “kendi pisliklerinde boğulsunlar” ya da “zamanını kollayalım” psikolojisiyle hareket etme ihtimallerinin olduğunun, süreçtense olgunlaşarak çıktıklarının altını çiziyor.

 

Üç gece oyunu var sahnelenen. Cuma, Cumartesi geceleri oynanıyor: İlyas Odman’ın Başka Sesler’i, Palyaço Modern’in clown gösterisi Seni Yenicem İstanbul’u, bir de kukla oyunu olarak Haz Makamı. Ferhan Şensoy’un Nöbetçi Tiyatrosu’ndan sonra ilk kez siz böyle bir çalışma yapıyorsunuz bildiğim kadarıyla?

2003 yılında ilk özgün metnimiz olan Bekleme Salonu’nu Maya Sahnesi’nde gece tiyatrosu olarak oynamaya başlamıştık. Kara Bahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi çıktıktan sonra gece oynanmasının keyifli olacağını düşündük. Kuklaların, maskelerin, orkestraların olduğu bölüm, fuayeyi değiştirir ve başka bir dünyaya götürür izleyiciyi diye düşündük. Panayır havasında çok lezzetli bir gece oyunu oldu. Bir clown gösterisi, bir performans bir kukla gösterisi olarak üç başlıkta toplandı gece oyunları.

Yeni Dönemde yeni bir oyunla da, Katilcilik ile seyirci karşısına çıkacaksınız. Biraz yeni oyununuzdan konuşsak.

Katilcilik benim daha önce yazdığım tarzda bir oyun değil pek. Epizodik bir yapısı var. Duygusal sıçramaları olan bir oyun. Biraz başkası olma durumu üzerine, biraz sanal kimlik üzerine, teşhirci bir çağda teşhir etmemeyi tercih edenlerin sosyolojisi ve psikolojisi üzerine üç kadın ekseninden ilerleyen bir oyun. Türü kara mizah sayılabilir. Gerilim, polisiye tadı da var diyebilirim. Bizim daha önce oynadığımız tarzda bir oyun olduğunu düşünmüyorum. Çok farklı tarzlarda oyun oynadık bugüne dek ama bu oyunun biraz daha tırnak içinde söylersem cesur bulunabileceğini düşünüyorum. Kasım sonu gibi çıkmasını planlıyoruz. Altıdan Sonra tiyatro ekinin tamamı oynuyor. Castlı bir şekilde de olsa herkes olacak.

Sanal kimlik meselesi Fail-i Müşterek’te de işleniyordu…

Fail-i Müşterek’te bir epizot bununla ilgili. Orada toplumsal duyarlılılğın sanal eksendeki karşılığıydı. Facebook’ta bir eyleme gideceğim diye tıklayınca gitmiş gibi davranan çoğunluk konu ediliyordu. Bu oyunda ise toplumdan ziyade birey üzerinden hareket ediliyor. Daha çok sanal ortamda kendini var etmek, farklı tanıtmak ve gerçek hayat algısnın kopması üzerinden işleniyor. Hep başkası gibi olma, davranma kısırlığından çıkmaya çalışma ve ölüme duyulan merakla ilgili biraz. Psikolojik diyebilirim oyun için. Benim oynamayı ve yönetmeyi sevdiğim bir tarz.

Yiğit Sertdemir’in belli ki dünyayı değiştirilemez gösteren tiyatro ile bir derdi, hesaplaşması var. 444’te bunun mümkün olduğunu, karar vermenin zor ve riskli olduğunu ama aslında parmaklarımızın ucunda olduğunu söylüyordu bize… Fail-i Müşterek’te bağıra bağıra söylüyor bunu ve sorumluluk hepimizindir diyor. 

Evet. Galiba üniversite tiyatrosundan geliyor olmak ve matematik formasyonuyla eğitilmiş olmak galiba bunu besliyor bizim topluluğumuzun yapısında. Biz hep risk alarak yaklaşıyoruz aslında. Benim dışımda Altıdan Sonra Tiyatro ekibinin tümü alaylı ve hiçbirimiz para almıyoruz burada yaptığımız işlerden ve bulunduğumuz yerden konuşmak istiyoruz bu nedenle de. Üstten, alttan konuşarak ne ahkam keselim ne yersiz tevazu gösterelim. Böyle bir dert var evet, yazarken de oldu, oynarken de yönetirken de. Ödenekli tiyatroda çalışmaya başlamamla daha da pekişti bu bakış açısı. Oradaki kurumun yapısı itibariyle sınırlarını belirliyor olması benim sınırsızlıkta daha çok bunun üstüne gitmeme neden oldu. 444 bu anlamda dönüşüm tabiî. Bekleme Odası daha iç dünyaya yönelik bir oyundu. Öldün Duydun mu? Aslında bizim kuşağın hikâyesiydi ve o da psikolojik bir okumayla ele alınabilir. 444 ile beraber bu bende bir kırılmaya yol açtı. Bir; büyümeye başladım. İki; canım çok yanmaya başladı. Eskisinden daha çok. Üç; becerimi keşfettim, yazabiliyorum. O.B.E.B de bu arada ’80 sonrası dönüşümü anlatan bir hikâye, bürokrasi ile devlet yapısıyla ilgili. Ama 444’te bir aşama atladım. Galiba her yenilgiden sonra umudu ve inancı taşıyıp hayır bizim değiştirme gücümüz var demek değişmez bir kurala dönüştü benim için. Umudum kalmasaydı böyle bir şey yapmaya çalışmazdım diye düşünüyorum. Ve evet, tiyatro sanatının bir şeyleri değiştirebileceğine hâlâ ısrarla inanıyorum. Benim için oyunun iyi olması maksada ulaşması demek. Alkışlanması filan değil, seyircide karşılığını bulması. Beni buna iten de kuşağın içinde bulunduğu durum oldu sanırım. Tepkisini karnında tutan, kariyerist, çıkarcı, bireysel çıkarlarının peşinde koşan bir hale dönüşmesi çok öfkelendirdi beni. Buna hakkımız olmadığını düşünmeye başladım. 444’teki adam da kadın da bizim kuşaktan. Biri üniversitede solcu, biri hiçbir şeye bulaşmamış apolitik, depolitize edilmiş, ikisinin neticesi de aynı. Benim elimde bir hiç var sen denedin sonuç yine hiç, diyor. Bu durum biraz vazife yüklüyor omuzlara.

Beni şu da çok etkiledi tabiî: Yedi Tepe’de burslu okumaya başladığım zaman Seçkin Selvi, hocam, Füsun Akatlı, hocam, Ali Taygun, hocam. Onların dünyasıyla tanışmak, geçmişleriyle, yaşanmışlıklarıyla, taşıdıklarıyla tanışmak ve hâlâ o yaşta üretiyor olmaları, umut taşımaları, bir şeylerin değişebileceğine inanmaları hâlâ bunu sürdürüyor olmaları…

Biz asıl büyük bela ile karşılmadık daha! Biz daha ’90 doğumlularla karşılaşmadık! 2020’lere girerken ’90 yılların yarattığı kuşağın nelere mal olacağını hep beraber göreceğiz!

Kimi seyicilerde olumlu anlamda bir rahatsızlık yarattığınız, onları bir arayışa soktuğunuz internette yapılan yorumlardan anlaşılıyor. Peki, sanal ortam dışında gözlemleme şansınız oldu mu bu etkiyi?

Mutsuzluk anları bu karşılaşamama durumu işte. Her zaman umduğun gibi, planladığın gibi yürümüyor. Karşılaşıyoruz seyrek de olsa ama bunu yansıması en çok sanal ortamda oluyor. Seyircileri oyun sonrası koridordan çıkarken gözlüyorum, üçleme oyunlarında da aynı etkiyi gördüğüm oluyor. Zaten bizdeki mekân algısı dahi dönüştürme ve dönüştürme fikrinden ortaya çıktığı için bunu hiç unutmadan hareket ediyoruz. Beni en çok, sinirlenenler, çileden çıkanlar mutlu ediyor. Fail-i Müşterek’i izleyen bir seyircinin bana bir hakaret etmediği kalmış mesela internetteki yorumunda. O kadar etkilenmiş ki, yazdığı yazıda kendi zaaflarını o kadar ortaya koymuş ki, biliyorum ki 2 sene sonra o yazıyı okuduğunda ben ne yapmışım diyecek. Bunu beni eleştirdiği için söylemiyorum. Biliyorum ki 2 sene sonra eleştirisine baktığında, o da yaş almış olacak, başka şeylerle karşılaşmış olacak, geçmiş sureti ile karşılaşacak. Çok etkili buluşmalar oluyor aslında, yokuştan yukarı çıkarken bambaşka bir insan olarak çıkanları gözlüyorum odamdaki pencereden. Binadan çıktıktan sonraki halleri… Ama bu bir yandan da kafa karıştıran bir durum. Yaptığın oyunun maksadı ve ulaşabildiği seyirci arasındaki bağ.

Nasıl olacak da gerçekten maksadına ulaşacak oyun. Dertsiz oyun tamamen bu dertle ortaya çıktı. Kumbaracı 50 üçlemesinin çıkış noktası bu esasen. Hem mekânsal algı hem tiyatro algısının üç farklı örneği de arayışı da mevcut. Gerçek Hayattan Alınmıştır, diyaloğu çok olan, çok gerçek olmaya çalışan, Kumbaracı 50’nin inşaatında geçen bir oyun. Barzo ile Konserve buradaki bir oyunun sonrasında geçen, diyalogların azaldığı, absürdün arttığı bir oyun. Dertsiz oyun da Kumbaracı 50’deki bir oyun sırasında, seyircilerin izlediği bir oyun olarak geçiyor. Biz de onları seyrediyoruz. Ve tamamen sözsüz bir oyun. Üç oyunda da tiyatro meselesi tartışılıyor. Geçen sene ki tiyatro olaylarından sonra bunun üzerinde durmaya başladım: Sanat sana ne yapar? Ne yapmalıdır? Tiyatro sanatı en azından.

Güncel olan sanatın konusu olmaktan çıkarıldı aslında. Güncel olanda sanat değeri olmadığı vaaz edildi. Tam da bu anda “Bugün” temalı Altı Üstü oyun projesi ile çıkacaksınız karşımıza. Nedir Altı Üstü Oyun projesi?

Çünkü geçmişten kaçmak çok kolay, gelecek hakkında atıp tutmak daha da kolay. Kaçamayacağımız tek şey bugün. Gülhan’ın bulduğu bir tema bu. Bu bir sıkıntıydı. Yaptığımız oyunlarda vardı ama hep uzak açıdan geliyorduk. Beri taraftan öyle hassas bir çizgi ki ya gündelik oluyor güncel olmuyor ya da çok anlaşılmaz oluyor yapılan işler. Ya bayağı işler yapılıyor ya da suya sabuna dokunmadan mış gibi yapılıyor. Özel tiyatroların çoğu belli ve anlaşılır sebeplerden ötürü o kadar cesur davranamıyor. Ödenekli tiyatroları ise allah aşkına artık konuşmayalım. Komik oluyor. Altı Üstü oyun projesi yazar odaklı bir proje. Altı yazar “bugün” teması altı tek kişilik oyun yazacak. Bizi buluşturan tek şey, itici güç bugün sözcüğü. Hayatı yeniden yaratmaya çalışırken buradan ve bu gözle bakmaya ihtiyacımız var. Cesur bir proje bence. Artık şu andan sonra “ortalık durulana kadar bekleyelim” sözünden ziyade “artık ne gerekiyorsa onu yapacağız” demeye ihtiyacımız var. “Sen sütyeninle gözükme de gecelik giy.” deniyorsa “hayır o sütyen çıkacak!” denecek. İlki Yetmez Ama Evet algısıydı! O algıyla hareket edilemez. Ortalık durulsun diye beklenemez! Ödenekli kurumlarda baskı, korku, sinme had safhada. Onlar zaten o çizgide gidecek. Alternatif alandaki tiyatrolarsa bunu cesurca ve nitelikli bir şekilde dile getirebilir! Yazarların çoğu da alternatif alanda üreten yazarlar. Altı yazar bu tema üzerine yazıyorlar şu anda.

İlk oyunda Sumru Yavrucuk oynayacak. Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi, bir travestinin 1 gününü anlatacak. Duayen çizgisinde oyuncular oynayacak oyunlarda. Bu başka bir buluşma ve buna ihtiyaç var. Herkesin derdinin olduğu bir buluşma. Altıdan Sonra Tiyatro yapımcılığını Kumbaracı 50 ev sahipliğini yapacak.

Zor ve tehlikeli bir sezon bekliyor hepimizi. Çok dikkatli ve hassa davranmalıyız. Tüm ipliklerin pazar çıkması gerekiyor. Otosansür yapmadan, taviz vermeden bir sezon geçirmemiz gerekiyor. Seyircilerden sanatçıları hırpalamalarını diliyorum hepimizi. Talet etmelerini, hesap sormalarını diliyorum. Biz de “bugün” teması deyip plajda iki deniz kabuğunun sohbetini yazarsak bizden de hesap sorsunlar! Bugün yoksa oyunda onun da hesabını sorsunlar.

Reklamlar