Bu yazı soL gazetesinde yayımlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

Görsel

Distopik filmler oldukça karamsar bir dünya ve insanlığın yine insanlar ya da insan eliyle yaratılan sanal akla sahip üretilmişler tarafından köleleştirildiği bir fantezi dünyasını işler genel olarak. Distopik filmlerden bazılarında ise vurgu farklı bir yerdedir. Sınıflı toplumlar ortadan kaldırılamaz ve kapitalizm mantıki en uç noktasına vardırılırsa, nasıl bir dünya ile karşılaşırız? İşte örneğin Truffaut’un Fahrenheit 451’i bu kategoride bir filmdir. Kâğıdın tutuşma sıcaklığından adını alan filmde kitap okumanın en tehlikeli eylem sayılarak yasaklandığı ve itfaiyecilerin kitap yakmakla görevli güvenlik güçlerine dönüştüğü bir dünyada, insanların gizlice toplandıkları bir yerde her bir kişinin bir kitap ezberleyerek direnişin bir parçasına dönüşmesini konu edinir.

Wachowski kardeşlerin Matrix’inde ise geliştirilen bir yazılım programı kontrolden çıkmış ve insanları yarattığı sanal dünyanın içerisine hapsederek, köleleştirilmiş insanlarda özgürlük yanılsaması yaratmıştır. Seçilmiş bir kişinin bir grup yandaşı ile birlikte bu sanal dünyaya karşı mücadele vermesi işlenir filmde.

Yine Matrix’in yönetmenlerinin de içinde bulunduğu Bulut Atlası filmi farklı yüzyıllarda geçen olayları birbiri ile ilintilendirerek karanlık bir dünyanın içindeki özgürlük mücadelesini konu ediyor. Fakat diğer hikâyelerin yanında bir hikâye öne çıkıyor. İnsanların kendilerine hizmet etmesi için yarattığı köle robotlar, ödüllendirildiklerini sanmakta ancak aslında sabuna çevrilerek diğer robotların besini olarak kullanılmaktadır. Kapitalizmin en acımasız bir şekilde işlediği Saul’da kurulan “Sendika” hareketi bu robotlarda bir uyanış hareketi yaratmak için mücadele etmekte ve sonunda bir robotun bu sistemin farkına varmasını sağlamaktadır.

Dikkat edildiği üzere gerek Matrix’de gerek Bulut Atlası’nda sanal dünyada yaşanan köleleştirilmiş insanlar ya da robotlar hikâyenin ana merkezindedir. Ve filmler büyük bütçeleri, güçlü hikâyesi, şaşırtıcı kurgusu, teknik mükemmeliyeti ve oyuncuların yüksek performansı ile konuşulmaktadır. İki filmde de kapitalizm eleştirisi getirildiği kimi eleştirmenlerce değişik zamanlarda dile getirildi. Bulut Atlası’nın Türkiye’de yeni vizyona girmesine rağmen bu yönde yazılar yazılmaya başlandı bile.

Oysa Bulut Atlası’nda kapitalizmin varacağı en aşırı uca varıldığında nasıl bir dünyada yaşarız sorusu değil, bilimsel ilerlemeler sonucunda yaratılan üretilmişler köleleştirildiğinde neler yaşanır sorusuna odaklanılmıştır. Yahudi kıyımından, kölelik dönemine, Saul’da kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere kadar pek çok gönderme filmin içine yığılmış olsa da ortada esaslı bir kapitalizm eleştiri olduğunu söylemek mümkün değil hatta imkânsız.

Matrix’in de Bulut Atlası’nın da sistemle hesaplaşmak gibi bir derdi yok. Bulut Atlası örneğin köleliği dünyanın oldukça eski bir döneminde işlerken, gelecek yüzyılda robotların özgürleştirilmesi için mücadele eden insanları anlatmayı tercih ediyor.

Kapitalizm eleştirisi oldukça sınırlı ve zorlama bir yorum bu film için. Ancak sosyalizm eleştirisi oldukça belirgin ve güçlü! Başarısız bir yayıncı, tam sansasyonel bir olay nedeniyle para kazanmaya başlayacağı bir evrede, mafyanın eline düşer ve zengin olan kardeşinden kim bilir kaçıncı kez yardım ister. Zengin kardeş, karısıyla yattığını bildiği ve para kazanmak yerine kitap basmayı tercih eden kardeşini, otel görünümü verilmiş ama aslında yaşlı anne babalarından kurtulmak isteyen evlatların oldukça yüksek bir meblağ karşılığında onları gönderdikleri bir bakımevine kapattırır. Buradan bunak kimi arkadaşlarıyla birlikte kaçma planları yapan kardeşi filmin içerisinde zaman zaman anılarını yazarken buluruz. Ve anılarında bu otel görünümlü yaşlılar hapishanesine kapatılması sürecini Solijenitsin’in Sovyetler Birliği’nde gulağa kapatılması benzetmesi üzerinden anlatır. Bu oldukça “yaratıcı” göndermeden de anlaşılacağı üzere filmde Sovyetler Birliği para hırsına kapılmış insanların, sanat düşkünü işe yaramaz kardeşlerini, onları aldatarak ya da zorla toplama kamplarına kapattıkları “bürokratik yozlaşma”ya uğramış bir hapishane olarak resmedilir. Filmide oldukça karmaşık kurgusal yapının içerisine renk verecek şekilde serpiştirilmiş kimi kapitalizm eleştirilerine nazaran bu hikâyenin altının oldukça kalın çizildiğini söylemek mümkün.

Film bu anlamıyla hadi anti-komünist diyemesek bile en azından anti-Sovyetik bir film.

Ayrıca zaten ben bugüne kadar kapitalizm eleştirisi yaptığı iddia edilen Matrix’i izleyip de bırakın anti-kapitalist olmayı kapitalizmi sorgulayan bir tek kişi bile görmedim. Bir dönem bilgisayarından korkan bir kaç kişi gördüm, kendisinin sanal bir görüntüden ibaret olup olmadığı konusunda şüpheye düşüp akli dengesi sarsılan da gördüm ama hepsi bu.

Bulut Atlası’nda da bu durumun değişeceğini hiç sanmıyorum. Belki bu sefer biri bana aslında benim 5. nesil bir köleleştirilmiş robot olduğumu söyleyebilir. Ha bir de Solijenitsin’in satmayan romanlarında bir satış patlaması yaşanabilir, bu daha büyük bir olasılık…

Reklamlar