Bu röportaj soL gazetesinde yayımlandı.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Fotoğraflar: Orhan Cem ÇetinGörsel

Tiyatro Kartela’nın kurucularından, yönetmen Özgür Erkekli ile Peri Devden Korkuyor oyunu üzerine söyleştik. Erkekli, duygu seli yaratan değil, zaman zaman duygulandıran ama sorgulama süreci yaratan bir oyunun peşine düştüklerini belirtiyor. İyi ki de böyle söylüyor. Çünkü büyüleyen ve sorgulatan bir oyun bekliyor seyircisini. 

Tiyatro Kartela’nın yola çıkış serüveninden başlayalım. Nasıl yola çıktı ekip?

Peri Devden Korkuyor, Tiyatro Kartela’nın ilk oyunu ama bundan önce bir kaç oyunla yola çıktı diyebiliriz, başka bir isim altında. Şehir Uykuda ve Biz Şair Öldürmedik isimli iki oyunumuzu çeşitli mekânlarda seyirci ile buluşturma fırsatımız oldu. Halen Devlet Tiyatroları’nda çalışmakta olan eşim Zeynep Erkekli ile 1995’te başlamış bir serüven bu. Şehir Uykuda’yı Devlet Tiyatrosu Taksim Sahnesi Üst Fuaye’de sergiledik, Devlet Tiyatroları’nın içinde bir inisiyatif çalışma olarak. Aynı yıllarda sürdürülen Yeniden Yapılandırma Pilot Uygulaması çalışması çerçevesinde oluşturulan çalışma grubunun da üyesiydim. Yani bir özerklik mücadelesinin içerisinde bir çalışmaydı. 2000 yılında Şehir Uykuda’yı bağımsız bir çalışma olarak, Babylon, İSM, İkinci Kat gibi salonlarda seyirci karşısına çıkardık. Biz Şair Öldürmedik oyununu da çeşitli zamanlarda ya oyunun tamamını ya da bazı etkinlikler kapsamında oyunun bir bölümünü çeşitli yerlerde sergiledik. Ben Devlet Tiyatroları’ndan 2010 yılında ayrıldım. Bu süreçle birlikte kafamdaki tiyatroyu yapma yönünde bir çaba içerisine girdim. Eşim Zeynep Erkekli zaten birlikte düşler kurduğumuz, çaba sarf ettiğimiz yol arkadaşım. Onun Beğendiğiniz Gibi oyununda birlikte çalıştığı Gözde Çetiner ile karşılaştık. O sırada Ataol Behramoğlu’nun bir yazısı beni çok ilgilendirmişti: Benim Kalbimdeki Türkiye! Bu yazının içerisinde Furug Fehruzad’dan iki şiir vardı. Hatta o iki şiirden birinin bir parçası oyunumuzda yer alıyor. Bu vesileyle İran dünyasına yöneldim. Zaten İranlı bir öğrencim de vardı o sırada. İran edebiyatını, İran kültürününün derinliği, eğretilemelerdeki gücü beni çok etkiliyordu. Dünyaya dair derdinizi, karşı çıkışınızı bir başka yolla anlatmak gibi… Bu sırada Abbas Hekim’in hikâyesi ile karşılaştık. Hekim’in bir kaç hikâyesi çok ilginç özellikler taşıyor. Sinematografik özellikleri var, bir yandan çok naif ve dingin ama aynı zamanda bir o kadar derin, toplumsal veya felsefi göndermeleri, çok katmanlı bir yapısı var. Bir baba oğul hikâyesi var, fakat biz bu hikâyeyi iki kadının anlatması üzerinden yürüdük. Anlatı tiyatrosunun beni her zaman ilgilendirdiğini söylemeliyim, bir metni sahneye uyarlarken, baştan hesaplanmış mizansenlere yaslanmaktansa, bunu prova sürecine, bu süreçteki buluşlara yüklemeyi tercih ederim ve heyecanlandırıcı bulurum. Daha önceki iki oyunumuz da hep bu yöntem üzerine kurulmuştur. Furug Fehruzad’ın şiirinin yanında başkaca yazarlardan parçalar da eklendi oyuna, İranlı yazar Sohrap Sepehri, Ferudüddin Attar hatta Mevlana. Mevlana’nın Mesnevisi’ndeki bir öyküden küçük bir bahis ile o da dahil oldu oyuna.

Görsel

Neden bir edebiyat uyarlamasını tercih ettiniz sahnelemek için? Başkaca tekstlerin, seçeneklerin içerisinden bu hikâye mi çıktı ön plana?

Evet. İki bağlamda yanıtlayacağım bu sorunuzu. İlki, o öykü bir şekilde kendini çağırıyor. Beni sahnele, beni anlat diye sesleniyor. Çünkü bir takım göndermeler var, günümüz dünyasına ben ne söylemeliyim diye yola çıkıyorsanız, o öykünün içinde de “peri devin düşmanı mı? Dev perinin düşmanı! Peri devden korkar mı? Peri, deve bayılır!” diye bir şeyle karşılaşıyorsanız, günümüze ait pek çok şeyi düşünüyorsunuz ister istemez… Ya da “Devleri neden öldürmüyoruz? Çünkü onları öldürürsek kendimizi öldürmüş oluruz” cümlesi ister istemez günümüze dair pek çok şeyi düşündürüyor. Periler kimlerdir, devler kimlerdir bugün, bunları sormadan edemiyorsunuz, metin o kadar evrensel, güçlü ve kadîm bir hikâyeyi barındırıyor içinde. İyiler, kötüler dünyası nedir, iyilerin içinde kötü, kötülüğün içinde iyi nerededir… “Onları öldürürsek biz kendimizi öldürürüz” cümlesinin içinde ben Nâzım Hikmet’i de buluyorum. İkincisi, birbiri ile ilk bakışta ilgisi, benzerliği olmayan şeyleri hemhâl etmeyi, kolaj olduğu duygusu yaratmadan birleştirebilmeyi her zaman heyecan verici bulurum ama bu sefer İran Edebiyatı dışında hiçbir şey bu tekste girmeyecek diyerek, kendi kuralımı daha da daraltarak bu sefer başka bir heyecan yaşadım diyebilirim.

Peri Devden Neden Korkuyor?

Peri, Devden korkuyor mu! Peri devden hem korkuyor hem de ona bayılıyor! Akrep gibisin de demek bu… Peri ve dev simgeleri çeşitli anlamlara bürünebiliyor. Baba oğluna bir şey söylerken, içinde dünyaya karşı duyduğu bir tepki ile birlikte bu başka bir boyut da kazanıyor. Hiçbir masalın tam olarak anlatılamadığını da görüyoruz bu arada. Hepsinden kısa kısa bahisler ve onlara göndermeler var. Biz oyunda bahsedilen masalların elbet de tamamını inceledik ama bu masalları bilmemek de seyirci için bir yabancı kalma durumu doğurmuyor. Oyunda bahsedildiği kadarı yeterli oluyor seyirci için. Oyunda bir çok bakımdan peri dev ilişkisine dair yorumlamalar olduğunu söyleyebiliriz.

Görsel

İki Bavul iki oyuncu, oldukça metaforik bir hikâyenin sade, duru bir üslupla sahnelenmesi… Nasıl varıldı bu sahneleme biçimine?

Sadece sahneleme kolaylığı yaratması açısından düşünmedik elbet de. Ama sonuç olarak seyircisiye ulaşma bakımından da rahatlattı bizi diyebilirim. Bu çalışma esnasında evimizi bir tiyatro atölyesine çevirdik biz ve oradaki samimiyetin, saflığın oyunda da olmasını ve seyirciye ulaşmasını istedim. Aklı, saf bir aklı seyirci ile buluşturmak istedim, buna biçimsizlik demeyeceğim ama her şey olması gerektiği düzeyde olsun istedim, ışık tasarımındaki sadelik bile bu nedenle uygulandı. Tiyatro tiyatro kokmasın oyun, iki kişi bir yerde bir şey anlatıyor ve birileri de bu anlatıla tanık ediyor olsun istedim… Seyirci o anki durumun, duyguların, olayların akışına kendini bırakırsa her gün yeni bir yüzleşme, yeni bir sorgulama yaşayabilirdi. Biz bir boşaltım tiyatrosu amaçlamadık. Oyunun içinde elbet de duygulanıma kapıldığı oluyor. Ama yalnızca bundan ibaret değil. Çünkü sorular açılıyor seyircinin zihninde. Sorular birikiyor birikiyor ve bir sorgulama süreci başlıyor.

Reklamlar