Zeynep Altıok ile Sivas katliamında yitirdiğimiz babası Metin Altıok üzerine söyleştik.
Bu röportaj soL gazetesinde yayınlandı.

Görsel

Bir yanda Zeynep Altıok Akatlı bir yanda Metin Altıok’un kızı Zeynep. Tanımış, tarihe mal olmuş şahsiyetlerin çocuğu olmak zor bir şey olsa gerek…

Zeynep Altıok Akatlı Metin Altıok sayesinde ve O’nun küçük Zeynep’e kendi tabiriyle “oya gibi işledikleriyle” yetişmiş bir insan. Ama elbette sadece Metin Altıok’un değil Füsun Akatlı’nın da katkısı ve büyük emeği olduğu için iki değerli edebiyatçının donanımı ve birikimiyle yetiştirilmiş olduğum için çok şanslı görüyorum ben kendimi. Ben neysem onların izleri de bende. Onları tanıyan insanlarla tanışıp böyle cümleler duyduğum zaman da çok mutlu oluyorum. Metin Altıok’tan bir şeyler bırakabilmek bu dünyaya benim için en önemli şey çünkü o artık kendisi için konuşamıyor, başka şiirler yazamıyor, üretemiyor, çok genç yaşında söyleyeceği sözleri tamamlamış oldu. Kendi dizesiyle “Şimdi bu gözün gördükleri benimle birlikte yok olup gidecekler öyle mi” demişti ben de yok olup gitmesinler diye elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

Baba benim için garip bir imge. Ben annemin karnındayken göçüp gitmiş bu dünyadan. Bu nedenle benim için sadece bir imge olarak var “baba”. Ama onunla zaman geçirdikten, anılar biriktirdikten sonra onu yitirmek çok daha zor bir durumdur tahmin ederim ki. Nasıl bir babaydı Metin Altıok?

İyi bir babaydı Metin Altıok. Çok özel bir insandı. Çok duygusal, çok kırılgan, çok paylaşımcı bir adamdı. Bütün bu kırılganlıklar, kendini acıtmalar dış dünyaya duyarlı olmalar, olanlardan etkilenip şair yönüyle başka bir kıvama dönüştürmeler onun karamsar ve yılgın biri olduğu imajını vermemeli asla. Evet hüzünlü bir şiiri var, kırılgan bir şair, evet özellikle şiirlerinde acı, ölüm temaları fazla yer tutuyor ama özel hayatında, yaşamında paylaşmayı çok seven, çok esprili, hayattan keyif alan, hayatı dolu dolu yaşamayı seven bir insandı. Bütün bu özellikleri babalığına da elbette ki yasıyordu. Biz onunla oyunlar oynardık, hatta kitaptaki bir mektupta “sesim kulağına geldi mi” diye yaşlı bir kadın taklidi var mesela. Ya da etrafımızdaki çeşitli şeylerle dalga geçen, beni güldüren halleri… Çok dolu dolu yaşayan bir insan. Biz belki sene olarak birlikte az vakit geçirdik ama bence görüyorum ki çevremdeki bir çok insana baktığımda babasıyla bir ömür geçirenlerden biraz daha farklı, daha yoğun daha duyarlı ve ince bir paylaşım yaşadık.

Mektupları okuduğum zaman şöyle bir izlenime kapıldım, şiir nerede başlıyor, mektup nerede bitiyor, hangisi mektup hangisi şiir… Mektuplarında da şiirine çok yakın bir dil kullanmış. Gündelik hayatındaki konuşmalarında da yazdığı şiir gibi konuşan bir adam mıydı?

Çok donanımlı, dolu bir adamdı. Konuştuğu zaman mutlaka sözünün derinliği hissedilirdi. Aynı zamanda sevecenliği hissedilirdi. Sesinin güzel bir tonu vardı. Dolu ses tonu aynı zamanda kendi farklı tonlamasıyla da birleşince o sevecenliğini ve insancıllığını da yansıtan, insanın içine ısıtan bir konuşması vardı. Benim de kulağımda hâlâ öyle sesi…

Oysa mektuplar unutmuyor, diyorsun ve kitabı Nazlıcan Özkan’a ithaf ediyorsun.

Kitabı Nazlıcan’a ithaf etmemin bir sebebi Nazlıcan’ın yaşadığı babaya hasretlik durumuyla bunu yaşamış birisi olarak onun neler hissettiğini anlayan ve onu gördüğüm andan itibaren duruşundan, söyleminden, vakarından etkilenen biri olarak onunla tanışma istediği duymuş olmam. Nazlıcan’ı ben bir televizyon programında izledim, yaşı çok küçük olmasına rağmen ve üzüntüsü, travması, yaşadığı çok zor olaya ve acısına rağmen ne kadar donanımlı, kendini ne kadar doğru ve güzel ifade eden, dünyanın iyiliklerini de kötülüklerini de ne kadar doğru kavramış, özümsemiş, içselleştirmiş, hesaplaşmış, doğruyu yanlışı ayrı yerlere koymuş ve bütün zorluklara rağmen bununla bir nevi barışmış bir kız çocuğu gördüm. Bunu sağlayanın da sadece ve sadece çok özel bir baba ve anne olabileceğine inandım. Ve onun babasını savunmak zorunda bırakılmasına duyduğum isyan… Ama bunu rağmen Nazlıcan’ın yaşına rağmen bunu ne kadar güzel başarabildiğini izlediğimde duyduğum hayranlık nedeniyle de onunla tanışmak istedim. Hemen içimden bir mektup döküldü Tuncay Özkan’a. Onun da kızına ne kadar büyük bir özlem hissettiğini üstelik duvarlar arasında, tecritte, ağır koşullarda yaşadığını da bildiğim için ona kendi hislerimi aktarmak için bir mektup yazdım. Mektubu vermek ve tanışmak için Nazlıcan Özkan’ın yanına gittim. Ve hiç yanılmadığımı gördüm. O güzel babanın Nazlıcan’ı oya gibi işlediğini de bir çok başka birlikteliğimizde tanıklık etmiş oldum. Bu planlı bir ithaf değildi. Zaman içerisinde evrildi buraya. Ve bu kitabı baba-kız hasretine ve onlarda da var olan çok özel bir baba-kız ilişkisine, kendi babamla aramdaki ilişkiye dair kurduğum paralleliğe ithaf etmek istedim.

Kim bilir kaç kez okumuşsundur bu mektupları… Peki, yayınlamaya nasıl karar verdin?

Yıllar önce Varlık dergisinden böyle bir talep gelmişti. Onlar mektuplarla ilgili bir seri yapıyorlardı. Babamın mektuplarından da koymak istediklerini iletmişlerdi. Ben o zaman çok zor karar vermiştim. Mektup her ne kadar bir edebiyat türü olarak okumaktan en keyif aldığım türlerden biriyse de zor bir karardı benim için. Mektubu yazanın eserlerini aslında bilirsiniz ama onun kimliğini eserleriyle de örtüştürebileceğiniz, okurken onunla ilgili hayal ettiklerinizin doğruluğunu araştırabileceğiniz yeni kapılar açan bir tür mektup. Bunu cazibesi bir tarafta, diğer tarafta da asla yayınlanacağını düşünülerek yazılmamış oldukları için yazanın buna oluru var mıdır yok mudur, bunu sorma şansım olmadığı için babama kendi kendime böyle bir karar almaktan biraz ürkmüştüm. Ve o sırada nispeten naif olduğunu düşündüğüm bir kaç mektubu paylaşma kararını vermiştim sonunda. Bugün karar alırken de Antonio Gramsci’nin hapishaneden çocuklarına yazdığı mektuplar kitabından kendi aldığım doyumu ve kendi öğrendiklerimi o kitabın bana açtığı ufku düşünerek o kararı verdim. Keza kitabı yine Nazlıcan’a ithaf ederken de yine Tuncay Özkan’ın şu anda içinde bulunduğu utanç verici ve akıl almaz durumla Antonio Gramsci’nin yaşadıklarını bir paralelliğinin olması, Nazlıcan’a ithaf etmek ve bu kitabın ön yazısının da böyle çıkması üçgenin sac ayağı gibi bir parçası oldu.

Mektupların neredeyse tamamına yakınında Metin Altıok’un içinde bulunduğu yaşam koşullarına haklı bir isyanının olduğu görülüyor ve şöyle bir cümlesi var “ama inan başım dimdik ve öne eğilmedi, ağladığımsa hiç görülmedi.” Başı bik bir aydındı evet, hiç boyun eğmedi ama ağladığı görülmedi mi gerçekten? Duygularını saklar mıydı senden?

Duygularını saklayan bir insan değildi ama gerçekten şiirlerinde ağlayan bir insan zaten. Bir şiirinde de mektuptaki bu söze benzer dizeleri var “ben eğilmem gündüz ama, geceleri kanatırım kendimi.” diyor. O ağırlığını kendi iç dünyasında yaşayan ve acılarını da kendini kanatarak kendini kurcalayarak kendini yıpratarak ve üzerek çözmeye çalışan bir ruhtu. İç dünyası kalabalık ve hüzünlü.

Bir tayin meselesi var canını çok sıkan. Bingöl’e yollanıyor. Bunu bir haksızlık bir sürgün olarak yansıtıyor mektuplarında Metin Aktıok. Bir yandan da tayinini aldırmak için çabaladığına tanıklık ediyoruz. Sana daha yakın olabilmek istiyor. Nedir bu meselenin esası?

Tayin bir sürgün değil, her insan gibi bir çuvalın içinden bir elin çektiği şans. Neresi çıkarsa oraya gidilen şehrin belirlenmesi. Elbette öğretmen olmak için başvurduğu zaman ikimizin Türkiye’nin iki ayrı ucu kadar uzak olacağımızı hayal etmemişti. O nedenle ilk başta üstelik İzmir’de doğmuş büyümüş, üniversitesini Ankara’da okumuş bir Egeli şair olarak hiç bilmediği, kimseyi tanımadığı bir yere gitmek zorunda olmasına bir haksızlık olarak değil ama bir serzenişi var hayata karşı. Sürgün meselesine gelince, belki hâlâ da öyledir, o dönemde 4. derecede mahrumiyet bölgesi olarak tanımlanıyordu Bingöl ve memuriyette derecelendirmelere göre 2 yıl zorunlu hizmetten sonra 2. ya da 1. derece bir bölgeye tayin yapılıyordu. İşte o tayin hiç çıkmadı! Hatta 2. dereceye tayin’i bırakın o zamanlar Bingöl’ün en gerici bölgesi olan Genç ilçesine bir sürgün yedi… Sıddık Bilgin adlı öğretmenin öldürüldüğü ve o dönemde daha da zor bir yer olduğu bilinen bölgeye sürgün edilmesine bir kırgınlığı var. O tayin hiç çıkmadı sonra. 8 yıldan fazla Bingöl’de yaşadı babam. Daha sonra daha yakın bir bölgeye tayini çıktığı zaman da “madem seni 2. dereceye aldırıyoruz o zaman İmam Hatip Lisesi’ne aldırırız” diye cezalandırdıklarını düşündü ki, öyleydi de gerçekten. Konya Karaman İmam Hatip Lisesi’ne sürüldükten kısa bir süre sonra da emekli istedi.

Kurutulmuş çiçek koymuşsun babana yolladığın mektubun içine. Ama o mektup Metin Altıok’a hiç ulaşmamış. Metin Altıok bunu mektubun içine bir şey koymanın yasak olmasına yoruyor. Yani mektupla çiçek göndermek yasak! Mektupla çiçek göndermenin yasak olduğu bir dönemde baba kız olmak… Başka çiçekler gönderdin mi babana?

Babam bana çok gönderirdi. Hatta jelatinlere sarardı, değişik değişik şeyler yapar yollardı çiçeklerle. Ben de ona gönderirdim. Sonra, pullar gönderirdi. Ama tabiî kaybolan mektubun içinde çiçek olduğunu da tahmin etmemişlerdir! Kim bilir! O dönem kaybolmuş işte mektubumuz, biri de açıp almış çiçekleri! Yolladım çiçek sonradan!

Mektuplarında, daha o dönemden Türkiye’nin bugün en yakıcı sorunlarından birisi olan “Kürt Sorunu”nu haber veriyor Metin Altıok ilerici bir Türk aydını olarak.

Haber vermiyor da ayna olmuş olmuyor. Ve biz bu vesileyle belki bilmediklerimizi de öğrenmiş oluyoruz. O dönemleri ben bile hatırlıyorum ’80’li yıllarda çocuk olmuş biri olarak. Televizyonun her akşam “Apocular geldiler, şunu kestiler, bunu öldürdüler” diye haberlerle dolu olduğu bir dönem. Tek kanallı zamanlar olduğu için bu tarz haberlere sıkça maruz kalıyorsun ister istemez. Dolayısıyla bu bilgiler daha o zamanda bize ulaşıyordu. Hatta bizim hasretliğimizin bir sebebi de bu. Çünkü Bingöl çok uzak ve şimdiki gibi her yere kolaylıkla ulaşılamıyor. En az 24 saatlik bir otobüs yolculuğu gerekiyor babamın yanına gidebilmem için. Ama o dönem orada çatışmasız bir gün geçmiyor. Bölgede terör var. 12-13 yaşında bir kız çocuğunu tek başına oralara yollamayı göze alamayan bir anne var. Gelip alıp götürmeye gücü yetmeyen bir baba var. Biz de bunların ortasında babamla hasret kalıyoruz işte. Bunu yanısıra Egelidir şair aynı zamanda bir sosyalist bir idealist. Bu sorunla da ilk defa orada karşılaşmıyor, okuyan yazan, takip eden bir aydın. Bunun kendi kafasında bir siyasi okumasını, çözümlemesini yapmış olan bir adam. Duyarlı ve bu konuya hassas bir adam olmasına rağmen ne zaman ki sorunun yerine, Bingöl’e gidip gördüğü zaman bildiklerinin bildiklerinden öte olduğunu, üzüntüsünü katlayacağı bir ortamda kaldığını dile getirdi. Hatta “Doğu benim 2. üniversitem oldu!” demiştir bir söyleşisinde. Hatta orada tanık olduğu acılarla şiiri de evrildi, bakışı da evrildi. Diğer taraftan Kürt insanını çok sevdi, onları çok güzel bir yere koydu ve oralarda çok sevildi. Yine mektuplar da hissediliyor öğrenciler çok asi, okullarda ders yapılmıyor, zaten bölgedeki okullara doğru dürüst öğretmen de gitmiyor, tayin edilen öğretmenlerse sevilmezse öğrenciler tarafından, kaçırılıyor. Kendi kaçıp gitmezse, siyasi görüşü keskin olan biriyse terör örgütü tarafından alıkonuluyor. Yani pek çok kötülükler arasında orada tutunabilen bir öğretmen. Orada tayini sağlanmayıp cezalandırılır gibi adeta 8 yıl, devletin gözünden baktığında “hapsedilen”, edebiyat çevresinden, aydın arkadaşlarından, ailesinden, üretiminden, alıştığı ortandam özellikle uzak bırakılan bir insan için, 8 yıl o coğrafyanın içinde sevilerek görev yapabilmek aslında başka bir gösterge. Çünkü orada kimsenin tutunamadığı dönemde nice başarılı öğrenciler yetiştirmiş bir adamdan bahsediyoruz. Bu da O’nun hümanist yanıyla, oradaki sorunlara anlayışla ve çözümcül yaklaştığını gösteriyor. Her zaman olmadığını da biliyorum… Çok kişilerle aykırı düştüklerini de biliyorum ama hep uzlaştılar, birbirlerini duydular, dinlediler ve birbirlerini çok sevdiler. Çoğu konuda hem fikirdiler. Çok acı olaylar da yaşadı orada. Bunlar da var mektuplarda. Dolayısıyla babamın Bingöl’de olmasına isyanı bir anlamda Kürt meselesinin içine düşmüş olmasına değil, doğasına, coğrafyasına duyduğu bir tepkiden değil, sadece kendi kızına, ailesine, sevdiklerine, çevresine, kendi üretimini bir anlamda besleyecek edebiyatçı dostlarına, arkadaşlarına uzak bırakılmışlığına duyduğu bir tepki ve isyandı.

Mektupları okuduğumda şunu düşündüm: Belki de ilerici aydınlarımız katledilmemiş olsaydı “Kürt sorununda” Kürt hareketiyle Türkiye solu arasındaki mesafe de bu kadar açılmayacaktı. Ve hatta bu kadar uzun süre çatışma ortamı da yaşanmayacaktı. İnsanın kendini o dönemde o coğrafyada sevdirebilmesi gerçekten de çok zor… Sen de altını çizdin pek çok öğretmen daha ilk günlerinde kaçıp gidiyor, Metin Altıok’sa seviliyor, onlarla diyalog kurabiliyor dolayısıyla da bir köprü oluşturmuş oluyor aslında.

Fail-i meçhul bırakılmış, siyasi cinayetlerle öldürülen aydınlara baktığımız vakit; akademisyenler, sanatçılar, siyasetçiler özelinde baktığımız vakit aslında bu insanların hep topluma bir şeyler veren, aktaran, yol gösteren, yol açan, ufuk açan ve çözümcül yaklaşımları olan insanlar olduklarını görüyoruz, bu noktada sadece Kürt meselesi ile çözümlemek babamı biraz haksızlık olur. Mesela Musa Anter anmadan böyle bir tanımlamaya ben asla gidemem. Bu memleket Musa Anter’i öldürdüyse, Musa Anter’i okuyan, Musa Anter’i, Turan Dursun’u anlamaya çalışan bir çok donanımlı, okumuş öğretmenlerini de evet uzaklaştırdı… Bu görüşe sahip insanları öldürererek, tutsak ederek, hapishaneye kapatarak susturursa, herhangi bir coğrafyanın herhangi bir sorununun çözülmesine de olanak kalmamış demektir. Zaten Musa Anter bence öldürülmeseydi belki de Kürt sorununda çok daha önce çok daha başka yerlere gelebilmiş olurduk.

Sahi Cavit Orhan Tütengil’i kim vurdu? İşte bunu kimse bilmiyor ve merak da etmiyor. Tütengil gibilerin kanı yerde kalmaya mahkumdur.” Toplumsal Bellek Platformu’nunda üyesisin aynı zamanda ve böylesi cinayetlerin kanı yerde bırakılmasın diye de mücadele ediyorsun. Sahi kim vurdu Tütengil’i? Ve bu kan yerde kalmaya mahkum mu sahiden? Metin Altıok’un katledilmesi sonra…

Evet, bu soruyu soran adamın kendi davasının da 20.yılında zaman aşımıyla karşı karşıya kalması artık nasıl adlandırılır, acı mı demek lazım, ironik mi demek lazım, utanç verici mi demek lazım, ürkütücü ve korkunç mu demek lazım bilmiyorum… Kelimelerin yetersiz kaldığı bir durumla karşı karşıyayız. Burada babamın sitemi aslında o dönemim en önemli aydınlarından birinin öldürülmesinin ardından toplumun gösterdiği duyarsızlığaydı. Herkesin tek kanallı televizyon döneminde ekrana kilitlenerek Dallas’ı izliyor olmasına ve dizide öldürülen Ceyar’ın kendi aydınının öldürülmesinden çok daha merak uyandırıcı olmasınaydı! Bu geleceğe dair bir umutsuzluk uyandırmış babamın içinde. Bugünleri görseydi ne kadar haklı olduğunu düşünecekti ama yaşamak, deneyimlemek ve çok haklıymışsın demek bizlere düştü… Bizler de bugün onlarca yıldır, katledilen Sabahattin Aliler, Tütengiller, Yurdakullar ve daha nicelerinin yerde kalan kanlarını değil de aman sonu onlar gibi olmasın diye Hrant Dink’i başa yazarak sondan başa gitmek için çabalıyoruz. Başkaları da bu acıları yaşamasın diye bu dikenli yollarda yaşadıklarımızı, hem bir toplumsal bellek oluşturmak, gelecek kuşaklara yol göstermek hem de yasal olarak cinayetlerin takipçisi olmak, devlete görevini hatırlatmak için bir araya gelmiş insanlarız. Daha yeni Metin Göktepeyi, Uğur Mumcu’yu, Muammer Aksoy’u aynı ay, Ocak ayı içerisinde andık. Gaffar Okkan yine ocak ayında yitirdiğimiz biri. Bütün bunların Türkiye’de ay be ay yaşandığını düşünecek olursak ajandamızda boş yer ne yazık ki yok…

 Metin Altıok şair, aynı zamanda ressam, heykelcikler de yontarmış. Bingöl’de kaldığı otel odasında Kibele heykelleri yontmuş. Sonra jandarma gelmiş odayı basmış, kibeleleri göz altına almış.Tarihi eser kaçakçısıymış baban! Sonra ne oldu o heykelciklere? Baban mektubunda “hem de dalga geçe geçe” geri aldım diyor.

Bende! Evde duruyorlar. Baskı oluşturmak, zorluk çıkarmak, biz seni görüyoruz, biz seni izliyoruz, biz seni biliyoruz mesajı vermek için yapılmış bir olay. Yoksa bir insanın kendi kaldığı odada Kibele heykeli yaptığını kim nereden bilir ki! Demek ki takip ediyorsun, yakın takip!

Bir de şiir gibi bir sorusu var mektupta! “Bilirkişi ne bilir?”. Sen de Sivas’ın katillerini savunup sonra “vekil” seçilenlerden oluşan “bilirkişilerin” komisyonlarının karşısına çıktın. Ne bildiler sahi Zeynep?

O bilirkişiler bir şey bilmediklerini bize göstermiş oldular! O “bilirkişi” sorduğu soruyla da ispatladı bunu. “Peki, Aziz Nesin proveke etmeseydi diye hiç düşündünüz mü!”. Ben de o “bilirkişiye” sordum: “Tahrik olmak, insan yakmak için makul bir sebep midir?” diye! Sonra ekledim “ben niye proveke olmuyorum, peki!” Birilerinin birilerini yakmasına sebep arayan zihniyet zaten hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey hissetmeyen, hiçbir şey anlamaya çalışmayan bir zihniyettir. Ne yazık ki ülkemizin yönetimi de bu insanların eline teslim edilmiş durumda.

Bir yanda sürek avı bir yanda fiesta” yani! Kurşuna dizilmiş, çırılçıplak teşhir edilen bedenler, Metin Altıok’un buna dayanamayan, isyan eden o güzel yüreği…

Yaşadığı toplumun sorunlarına duyarlığı yüksek, idealist bir insan olarak Bingöl’de tanık olduğu çok acı bir olayın arkasından ciddi bir bunalım geçiriyor babam. O olayda da Kürt coğrafyasındaki zorlu koşulların içerisinde öldürülmüş bir genç kız ve erkeğin cesedinin asker tarafından şehrin merkezinde halka teşhir edilmesinden duyduğu öfkeyle ve üzüntüyle ve can acısıyla girdiği bir sorgulama döneminden bahsediyor o mektubunda. Orada erkeğin cesedini soymamışlar, kadının cesediniyse çırılçıplak soymuşlar… Babam bu duruma tepki gösteriyor, askerle tartışıyor, arasında bie gerilim oluyor sonrasında da buna karşı bir şey yapamamış olmanın üzüntüsüyle biraz kendini harap ediyor. Şiirin İlk Atlası adlı kendi şiir poetikasını anlattığı kitabında Şair ve Alkol diye bir bölüm var. Çoğu şairin zaman zaman keyif aldığı zaman zaman sığındığı madde olan alkolle ilişkisine dair. Onu okumuş olanlar belki daha iyi çözümleyeceklerdir bu durumu, mektuplarında da var zaten, keyif vermek için alınan içki kimi durumlarda kendine zarar vermeye dönüşebiliyor… Babam bir dönem ağır bir hesaplaşma yaşıyor, bu olayın ardından ve sonra da Kimliksi Ölüler şiirini yazıyor. Bu sadece olaylardan biri, ben babamın orada sadece Kürt Sorunu değil Kürt sorununun temellerinden biri olan yoksullukla da karşı karşıya geldiğinde mesela öğrencilerinin karda kışta çorapsız, çıplak ayakla okula gittiğine tanıklık ettiğinde de içinin nasıl acıdığını biliyorum. Bu çok boyutlu, çok uzun bir zamana yayılan acının Metin Altıok’a yansıması ve ondaki tezahürü…

Damdaki kedi baba”yı, “binbir surat Metin”i bize anlattığın için teşekkür ederiz. Mektuplar Metin Altıok’u daha yakından tanımak için paha biçilemez bir kaynak oldu. Sağolasın Zeynep.

Reklamlar