Görsel

 

Kültür Bakanlığı AKP döneminde bir ilke imza attı. Yıllardan beri ödenek alan tiyatrolar makul hiçbir gerekçe gösterilmeksizin ödenekten çıkarıldı. Siz alanlar arasındasınız? Kafanız karışmıştır sanırım biraz.

Neden kafam karışsın ki… İktidarın ne istediğine dair her zaman net oldum ve hala da öyleyim. Heykele ucube, baleye belden aşağı, devlet senfoniye kapı gıcırtısı, operayı alıcısı olmayan sanat olarak gören, tiyatroyu da uzun zamandır karsız gördüğü için muhafaza/karlaştırmaya, hatta özelleştirmeye çalışan bu iktidarın özel tiyatroları da ayrıştırmaya çalışmasını hiç garipsemediğim ve de beklediğim için kafam karışık değil. Çünkü “muhafazakar sanat” diye vaktiyle höykürenlerin karşısına yıllar önce de dikilenlerdendim. Bu işlerin buralara gelceğini sezip, çevremi uyandırmaya çalışırken borazan (trompet) çalmaya bile başladım. Bu ayrıştırmanın sonunu paraya getirecekleri muhakkaktı. Kapitalist mantığın en önemli argümanı her daim para olmuştur. Bu kez de aynını denediler ama tutmadı. Yandaş peyleme mekanizması haline getirdikleri devlet desteği bizde geri tepti. Yıllardır ulufe dağıtır gibi, sadakaya alıştırdıkları tiyatrolar ile bağları da bugün itibariyle netleşti. Çünkü birçok tiyatro da duruma uyandı. Biz “Tiyatro Kumpanyası” olarak bu desteğin bir köstek olduğuna kanaat getirerek reddettik.

Ancak mesele alanlar almayanlar meselesi değil sonuçta? Sanırım oradan da bir bölünme yaşanmadı sanatçılar arasında.

Mesele de burda zaten. Tiyatrolar yaşamak zorunda. Bu zorunluluktan dolayı zaafiyet gösterip ödeneği alabilirler ki alanlar çoğunlukta. Bu da yanlış bir durum değildir. Çünkü herkes yaşamak zorunda. Ama önemli olan desteği dağıtırkenki iyi niyet eksikliği, desteğin dağıtılış biçimi ve içeriği. Bu konuda büyük bir çoğunluk artık hemfikir ve buna uyanmış durumda. Çünkü bu dağıtılan para kimsenin babasının parası değil, babalar gibi devlet babanın halktan topladığı vergilerin çok “kıl” bir kısmı. Bu “kıl” kısım dağıtılırken de “kıl”lık yapmanın alemi yok. İşte bu noktada bir araya gelindi ve devlet desteğine başvurup da alamayan, başvurmayan, başvurup da alan, alıp da reddeden birçok tiyatro bunun ne için yapıldığının bilincine vararak kol kola girmeyi ve dayanışmayı seçti.

Siz ödeneği iade ediyorsunuz. Etik bir duruş olduğu kadar sözleşmeye eklenen “genel ahlaka aykırı oyunlar oynayanların ödeneği geri alınır” maddesi de etkili bu kararda, öyle değil mi?

Kesinlikle. Protokolün 14. Maddesine eklenmiş iki fıkra var ki –anam ya- fıkra gibi gerçekten. Yazsan komedi olur, bu kadarı da olmaz denir. Tam skeç konusu. “Genel ahlaka aykırı olmamak, kişi ve kuruluşları rencide edici haraket ve sözler”in bulunmamasını şart koşan bir komedi. Şimdi, bir kere “Genel ahlak”… Ne kadar muğlak, geniş ve görece bir düttürü. Haydi öyle diyelim de; kim bunu tespit edecek? Yeterli birikime sahip kadrolarınız mı var elinizde? Hadi var diyelim, bunun kriterleri ne diye sormazlar mı? Ahlak polisliğini devreye sokuyorsanız ki bu anayasaya aykırı, gerçi hangi anayasadan bahsediyoruz artık, hepsi olmuş bana yasa… Bu protokolün bu maddeleri topyekün anayasaya aykırı ama takan kim? Ben böyle istiyorum diyor sayın bakan. Öyle de oluyor. Hiç mi yanında yöresinde danışacağı ve uyaracağı kimseler yok diye sormadan da edemiyor insan. Çünkü insanı durduk yere de yapmazlar ki bakan. Neyse gelelim yine bizim reddediş hikayemize… Bizim oyun, “Küçürekkız” toplumdaki çürümeyi anlatan bir oyun. İçinde arandığında genel ahlaka uymayan unsurlar bulmak mümkün. Çünkü bir toplumun çürümüşlüğünü anlatırken mutlaka ahlaksızlıkları sergilemeniz lazım ki çürümüşlüğü anlatabilesiniz. Şimdi koca koca 24 adam 14 yaşında kıza tecavüz etti ve serbest kaldı. Tiyatronun ödevi bu ahlaksızlığı, bu iki yüzlülüğü anlatmak değil mi? Bunu anlattığınızda siz genel ahlaka aykırı oyun yapmış olursunuz ama bu fiili harbiden gerçekleştirenler sokakta elini kolunu sallayarak dolaşırsa bunun adı nedir allasen? Ahlaklı olmak mı? Ben böyle iki yüzlü ahlak anlayışını tanımıyorum ve bu parayı istemiyorum arkadaş. Düşsünler yakamdan ve beni kendi iki yüzlü ahlak çamuruna bulamasınlar diyerek reddettim ve reddeceğim. Ben, devletin tiyatroma verdiği para karşılığında dilimi bağlamasına izin vermek istemiyorum ve toplumda çarpık gördüğümü söyleme özgürlüğünü elimde tutarak seyircimin dayanışma duygusuna güvenerek yoluma devam istiyorum.

Tiyatrocular kısa sürede toparlandı ve güçlü bir ses verebilmek için harekete geçti. Nasıl bir yol haritası görünüyor bu mücadele sürecinde?

Neden tiyatrocuların sesini kısmaya çalışıyorlar? Çünkü en gür ses onlarda var. Bunu biliyorlar ve en son onlara dokunmaya cesaret edebildiler. Önce heykel ve resim, sonra bale, sonra opera ve şimdi tiyatro. Çünkü ayna istemiyorlar karşılarında. Hala çoban masalları anlatıyorlar. Kaç koyun güdebilrisin üzerinden politika savlıyorlar. Çobanların devri çoktan kapandı. Sürüden ayrılanı artık kurt da kapamıyor. Gezi önemli bir tokat indirdi bu ülke politikasına. Gezide de hep en ön saflarda sanatçılar vardı. Egemenler gördü sanatın gücünü ve sesini kısmak istediler. Ama ters tepti. Eskisinden daha gür çıkacak artık ses. Öncelikle bir araya gelinerek bir bildiri hazırlandı ve bu bildiri geçtiğimiz cumartesi günü kamuya sunuldu. Şimdi hukuki süreç başlıyor. Bu alanda da mücadele yüksek ve sert olacağa benziyor. Barolar Birliği sanatçıların yanında olduğunu açıkladı. Bu bizim için önemli bir güçtür. Çünkü bu aykırılık sadece ülkemiz içinde değil yurtdışında da yankı buldu ve oralardan da yakında sesler yükselecek. En önemlisi de seyircimizden yükselecek olan ses. Artık onlar da seyirci olmayı bırakıp sürece katkı vermeye başladılar. Çünkü tüm sanat alanlarıyla bu kuşatılmaya bir karşı koyuş başladı. Bunun önemli bir uyanış başlatacağını düşünüyoruz. Artık “Sanat özgürdür, kurumları özerktir” diyebilmek için, yan yana, can cana, omuz omuza durma zamanıdır.

 

Bu röportaj soL gazetesinde kısaltılarak yayınlandı.

Reklamlar