Bu yazı soL gazetesinde yayınlandı.

Yazı: Cansu Fırıncı

 TAKSIM MEYDANI afiş

Büyük Haziran Direnişi sanatçılar için durumu daha da zorlaştırdı. Çünkü direnişin bağrından sanatçının kendisini değerlendirmesini beklemeden mizahın her türlüsü, ironi, ağıt fışkırdı. Direniş, sanatın her türünün ifade biçimini, doğumuyla birlikte göbek bağını kesmeden taşıdı, besledi. Gitarı alıp tomanın karşısına dikildi. Merdivenlerde piyano çaldı. Polisin üzerine yürürken trampetle ritim verdi. Türküyle alay ve yerginin dibini gösterdi, ağıtıyla yürekleri dağladı. Barikatta saksafon üfledi. Duvarlara grafiti işledi. Yazılamada zekânın en inceldiği yerden seslendi. Merdivenlere renk çaldı. Performansın en hızlısını durarak, bakış açısını tepe taklak ederek işledi.

Direniş, Türkiye’de kafası üstüne dikilen sanatı ayağa kalkmaya çağırdı. Aziz Nesin’in kendisinin değil ruhunun sokaklarda, sosyal medyada, duvarlarda, pankartlarda kol gezdiği, Nasettin Hoca’nın direnişin hedefi olanlar dışında eşeğe ihtiyacının kalmadığı, birinden inip birine bindiği ve geri geri yürüyerek daha ileri bir ülkeye ve insanlığa işaret ettiği bir dönemde sanatçının işi artık çok daha zor olacaktı ve öyle de oldu, oluyor…

Sanatın ruhu gezinin hayaletiyle karşılaştı

Kendini köşeye sıkışmış, yalnız, çaresiz hisseden sanatçı da mücadelenin içindeki yerine aldırmaksızın, eşitsiz gelişim yasasına uyum göstererek kimi zaman en geriden gelenin taşı en uzağa fırlatıp gediğine yerleştirdiği örnekler çıkardı ortaya. Müzik tartışmasız bir adım öne düştü bu süreçte. Direniş şarkılarla donattı kendini. Bugün milyonlarca insanın bildiği ve hep bir ağızdan söyleyebildiği şarkılarımız oldu.

Büyük direniş henüz parktan çekilmemişken, ‘sokakta tiyatro’ taşımaya başlamıştı bile gezi ruhunu. Ve iki ay geçmeden bir müzikal hediye etti geriye çekilen ama sönümlenmeyen, güç biriktiren hayalete. Türkiye’nin sokaklarında dolaşan hayalet sahnelere de musallat oldu.

press__Taksim2_M_Heyde

Bü tür toplumsal olayların ardından doğrudan yaşananların kendisini konu alan sanatsal eserler her zaman bir samimiyet testiyle sınanmak kaderiyle karşı karşıyadır.Yani, amaç geniş kitlelerin ilgisini cezbedecek ve yalnızca nemalanma amaçlı bir çalışma mı yoksa yaşananı yeniden üreten, tartışan, ileriye taşıyan bir tuğla mıdır? Bu soru her zaman ve ilk önce, doğal olarak sorulur.

Gezi olaylarının üzerinden henüz iki ay geçmeden Taksim Meydanı Müzikali Avrupa turnesine çıkmıştı bile. Mehmet Ergen’in bir haftasonu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği oyun direnişçilerin twetlerinden, grafitilere, duvar yazılamalarına, direniş boyunca dillerden düşmeyen şarkılara, sloganlara kadar direnişin ortaya çıkardığı dilin bütününden beslenmiş. Metnin omurgası bunlarla kurulmuş. Var olanı bozan, ona eklemeler ya da çıkarmalar yapan yeni şarkı sözleri kaleme alınmış. Oyun metninin bu tarafına bakılınca, Gezi’de ortaya çıkan sanatsal ifade biçimini ve içeriğini tartışan, ileriye taşıyan bir yaklaşımdan ziyade onu yeniden üreten ancak dikiş izi bırakmadan ve yapaylık duygusuna geçit vermeden bunu baraşan bir kalemden söz edebiliriz. Zaten diğer türlüsü için sanırım biraz beklemek gerekiyor. Bu bağlamda oyun samimiyetinden şüphe ettirmiyor. Gişe kaygısıyla ortaya çıkartılmadığı açık. Gişe kaygısı yok ama seyirci beklentisi var. Bu da doğal ve olmalı da.

Ergen, oyunun merkezine direnişçileri değil, AKP hükümetinin toplumsal patlamaya varan diktatörlük sürecini meşrulaştırmak için her türlü şaklabanlığı göze alan yetmez ama evetçi liberalleri yerleştirerek meseleyi oradan tartışmayı önermiş. Bu seçimin oyunu var olanı yeniden üretmenin yaratacağı zaaflardan uzaklaştıran bir seçim olduğunu belirtebilirim. İmamından doktoruna, avukatından sanatçısına liberal işbirlikçiler, gezi olaylarında geldikleri gündemelere de göndermeler yapılarak çizilmiş.

IMG_2490 (1)

Eksiğiyle gediğiyle bir erken hamle

Rejinin bir diğer dikkate değer seçimi oyuncuların oyun sırasında sahnenin gerisine yerleştirilen bir sıranın üzerinde oturmaları, kostüm aksesuar değişimini orada, seyircinin gözü önünde yapmaları ve role girmeleri. Açıkça ortaoyunu biçiminden yararlanılan bu tarz başka bir samimiyet ve sıcaklık taşıyor. Yapılan işin ruhuna da uygun. Böylece sürece giden yolda kimin hangi role ne zaman soyunduğu da aynı koşutlukla seyirciye aktarılıyor.

Oyuncu seçimi tüm oyuncular için oldukça başarılı. Hem şarkılar hem de üstlenilen roller başarıyla yerine getiriliyor. Ancak küçük bir tavsiye; Brechtiyen tarzın ve ortaoyunu göndermeli seçimin gerekliliklerine daha uyumlu olması açısından rollerini biraz daha dışarıdan bakarak ve aynı zamanda yargılayarak oynamaları daha doğru bir sonuca götürecektir izleyeni.

Oyunun aykırı karakterlerinden biri de bir sendikacıyı canlandıran Orhan Aydın. Yılların tecrübesi ile mütevazı bir yerden hissettiriyor kendini. Gezi’deki gibi hep birlikte yürüyor arkadaşlarıyla kol kola. Ve kaybettiğimiz gencecik kardeşlerimizin isimlerini sayarken süzülüyor yanaklarından göz yaşları…

Seyirci beklentisini yanlış yönlendirmemek açısından, müzikal olarak lanse edilen oyunun aslında bir müzikli oyun olduğu söylenmeli. Oyun müzikal beklentisi ile giden seyirciyi bu nedenle tatmin etmez.

Samimiyetinden şüphe duyulmayacak, bakış açısı itibarıyla biçimi tutarlı bu oyun izlenmeli, tartışılmalı.Ve her zaman olduğundan daha fazla, görkemli Haziran’ı yaratan ve görkemli Haziran’ın yarattığı yeni halktan sonra daha iyisi, daha güzeli için.

Yöneten: Mehmet Ergen
 
Yardımcı Yönetmen: Lerzan Pamir
 
Müzikal Direktör: Can Erdoğan Sus
 
Koreograf: Nebi Birgi
 
Teknik: Mustafa Dinç
 
Oynayanlar: Mert Aydın, Orhan Aydın, Nebi Birgi, Kubilay Çamlıdağ, Ezgi Erol,
 
Baran Güler, Begüm Günceler, Defne Koldaş, Bahadır Özkoca, Mert Şişmanlar
Reklamlar