Ağaçları keserler, ondan kibrit yaparlar. Sonra o kibritler ağacları yakarlar. Bazen de bir oteli… Zaman aşar bazen insanlığı… Ağaçlar bazen katilini içinden çıkartırlar. Oysa ne bilsindi insan, ağacın da bir hafızası var. Ne bilsindi Nâzım da bir ağaç, en çetin cevizden. “Ağaç insanı sever, ağaç insanın sırrını taşır, bana kulak ver!” Şimdi ben kökünden sökülmüş 6 ağacın toprakta bıraktığı ah gibi boşluğa bakarken bunlar geliyor aklıma. Sabahattin Ali de Istranca Ormanları’nda son nefesini vermeden önce elinde yine ağaçlardan yapılan kâğıtlara dökülmüş bir mürekkebi okumuyor muydu bir kitaptan? Oysa Gezi Parkı’nda şarkı söyleyip sabahlayan gencecik insanların çadırlarını tutuşturmuştu bu sefer, devlet üniforması giyen eller. Ve tarihin öyle bir anı var ki, bir ağaç bir orman oluyor işte! 6 ağaç bir ülke.

ay-resmen-devrim

6 ağacın, yani bir ülkenin görüş alanında, hemen sağ çaprazda, AKM, 4 kolonuyla çırılçıplak bırakılmış bir operacı gibi hüzünle bükmüş boynunu, ilerde Muammer Karaca muzip muzip söyleniyor kendi kendine, Şişli yönünden Muhsin Ertuğrul istifa dilekçesini karalıyor masasında. Kazı çalışmaları sırasında tahrip edilen tarihi doku çatırdıyor gök gürültüsü gibi. Emek sineması yağmur biriktiriyor. 22.00’den sonra alkol satışı yasaklanan büfeler demleniyor yavaş yavaş. Tekel işçileri tütün tüttürüyor içli içli. HES aktivistleri termik santrallerin bulutlarında horon çekiyor tutlum ve kemençe eşliğinde. Bir köylü anasını da alıp geliyor gibi uzaktan miyop astigmat gözlerimi kısarak baktığımda, hemen ardından da Ordu’lu fındık üreticileri “ayrıyetten aganigi naganigi” diyor. YGS sınav sorularının “açık biçim, Brechtiyen” cevaplarına kapalı perde yürüyen liseliler, özel güvenlik tarafından saçı başı yolunmuşa benzeyen entel gözlükleri, ilginç saçları ve sakallarıyla üniversiteliler. Kurtuluş Savaşı’nda cepheden yeni dönmüş havası veren 18 yaşında Kemalist gençler, 80’lik bastonlu Atatürkçüler, namaz kılıp da oyunu “başka partilere” veren nineler, ellerinde tencere tava ömründe ilk kez çocuklarının ve kocalarının da önüne geçmiş ev hanımları, tiky diye dalga geçilen “cadde bebeleri”, topuklu ayakkabısı ve mini eteğiyle “parkta öpüşmeye utunmayanlar”, gece çok içip gündüz geç uyanan alkolik hareket mensupları, kızıl bayrakları ve flamarıyla komünistler, her şeye karşı Çarşıcılar yanı başında Ultra Aslanlar, FenerChe’ler renk cümbüşü içinde kol kola. 11 yıldır her neye öfke duyduysa o nedenle Taksim’e koşan on binler işte.

Image

Gümüşsuyun’dan Gezi Parkı’na doğru koşuyoruz hep birlikte. Bir kısmı maratonlar dışında halka kapalı köprüden geçmiş. Pek çoğu da karşısında 3. köprünün. Koşuyoruz Gezi Parkı’nın merdivenleri’ne. Ağaçlarla vuslata ermek ister gibi her biri. Derken “Plup Plup, fısss.” Beyaza boyanıyor gökyüzünün altı, bulutlar aşağı düşüyor sanki.

Siz hiç bir halkın ağlamasına, ağlarken gözlerinin içinin gülmesine tanık oldunuz mu? Ben bir kere oldum. Bu mutluluğu gördüm, geçici bir süreliğine de kör oldum. Kör edici bir mutluluktu. Ağlıyor ama gülüyordu insanlar. Çünkü gülmek bir halk gülebiliyorsa gülmekti. Plup Plup fısss’lar artıyor, göz gözü görmüyor bir süre, kalabalık dağılır gibi oluyor sonra toplanıyor. Derken yanı başımdan bir fiiiyyyp geçiyor arkamdaki eylemcinin kafasına çarpıyor. Adamın gözlerindeki anlamsız bakışı görüyorum. Bir insan kökünden grayderle sökülmüş bir ağaç gibi devriliyor. “Ambulans!” Ambulans yok ki, alana giremiyor ki, bırakmıyorlar ki. Tekrar koşuyoruz, gaz fıskiyesinin arasında ve merdinlere çıkıyoruz. Bu sefer “şırrr, şırrr, şırrr” havada flaşlar çakarak gelen bir başka gaz. Keskin bir kokusu var, mideye kramp sokuyor, onlarca insandan aynı anda aynı sesi çıkartıyor “öğğğğ”. Merdivenlere çıkanların sayısı önce yüzlerce sonra binlerce olunca, polis barikatları yavaş yavaş çekiliyor. Bu arada siz hiç kaçan toma gördünüz mü? Ben gördüm.

Image

2 saatlik polis direnişinin ardından halk meydanı ve parkı tamamen ele geçiyor. Hükümetin Taksim’i yayalaştırma politikası halk tarafından fiilen hayata geçiriliyor. Meydanda hiç araç yok. Parkın içindeyse 6 tane var. 2 polis otobüsü 4 polis arabası. Ama hayata tersten bakıyorlar. İlk dakikalardan itibaren de önlerinde fotoğraf çektirmek için kuyruk oluşuyor. Başbakan’ın ağzından “müze yapacaktık” sözünün çıktığı sıralarda Gezi Parkı bir müzeye dönüşmek üzre. Ve işte dönüştü. Mesela hemen girişte bir Dilek Panosu kurulmuş, her gelen hükümete ve Başbakan’a dair duygu, düşünce ve temennilerini yere bırakılmış küçük kâğıtlara yazıyor. Sonra yine kutunun içindeki iğneleri alıp ponoya bırakıyor. Pankartlar etrafa özenlice yerleştirilmiş. Misal “Benim gibi üç çocuk ister misin Tayyip!” “Şerefine Tayyip! İmza: Ayık Ayyaşlar Kulübü”, “Anamızı aldık da geldik!” , “Hükümetin Gazı Kaçtı!”…

Alanı halk ele geçirir geçirmez pankart, döviz, tencere, tava gibi pek çok farklı protesto aracı meydanı dolduruyor. Tam o sıralarda halkın arasında siyah bayraklarıyla anarşistler geçiyor. Siyah büyük bayraklarıyla merasim yürüyüşü yapıyorlar. Fakat o da nesi, her birinin üzerinde polis üniformasının bir kısmı var! Kiminde pantolon, kiminde gömlek, kiminde zırh. Her birinin elinde cop, copların ucunda polis kaskları. Halk bir yandan gülüyor bir yandan alkışlıyor. Bu arada biri daha çok ilgimizi çekiyor. Üzeri tamamen polis üniforması! Sanırım arbede sırasında bir polis memuru donla kalmış!

Her şeye karşın halk şiddet yöntemine başvurmuyor. Mizah daha büyük bir silah olarak kabul görüyor. Alanın tamamından mizah akıyor. Mesela, “mesele ağaçlardan değil odunlardan çıktı” yazanından, Recop Tazyik Gazdoğan diye haykıranına kadar… Kafamı çevirince yanı başımda bir gencin herkese tek tek “affedersiniz biber gazınız var mı” diye sorduğunu duyuyorum. Biri dayanamayıp soruyor en sonunda “ne yapacaksın sen biber gazını?” “Bağımlı oldum da ağabey, az biraz sıksanız kendime geleceğim!”

Yaralı polislere ilk müdahalesini yapan eylemci hekimlere rastlıyoruz arbede sırasında. Polisin karşısına geçip “Sık bakalım, biber gazı sık bakalım, kaskını çıkar, copunu bırak, delikanlı kim bakalım” marşını söyleyen Gezi Parkı direnişinin sembolü, efsanesi ve gururu haline gelen Çarşıcılar her yerde. Parkta namaz kılan vatandaşla birasını yudumlayan yan yana. Bu alanda laik-mütedeyyin ayrımı rafa kalkmış durumda. İşçi Partililer BDP’lilere alana girişi sırasında alkış tutuyor. CHP pankartlarıyla Parti Cephe Pankartı yan yana Gezi’nin duvarından sallanıyor.

Image

Her büyük Halk Direnişi’nde olduğu gibi Gezi’de de mitleşme ve efsaneleşme eylimi çok güçlü. Her şey bire bin katılarak ve mizahi tarafının altı çizilerek anlatılıyor. Bir uçtan bir uca anlatılan olayın özü aynı kalıyor ama ayrıntılar çoğalıyor. Çarşı’nın Toma hikâyeleri bitmek bilmez. Bir insan nasıl olur da Toma ele geçirebilir? Hadi geçirdi diyelim Toma’yı nasıl kullanabilir? Hadi kullandı diyelim, telsizden “merkez, beyaz de bakiim” anonsunu geçmek nereden aklına gelir? Buradan da anlaşılacağı üzre Nasrettin Hoca ruhu da alanda halkın yanında direniyor. Ya da Tomalar’la mücadele edebilmek için İş Makinesi ele geçirmek anlaşılabilir bir durumdur da o makineye isim vermek mizah duygusu dışında neyle açıklanabilir: Poma (Polis Olaylarına Müdahale Aracı!)

Zaman aşar dedik ya bazen insanı, işte bazen de insan aşar zamanı. Her düşünceden, her ideolojiden, her partiden, sendikadan ama daha çok hatta en çok da ilk kez eylem yapan geniş halk yığınlarından yılmak nedir bilinmeyen, kararlı, inançlı, inatçı bir direniş alanı. AKM’nin tepesinden bakıyorum bu güzel insanlara. Daha 1 hafta öncesine kadar kapısına yaklaşamadığımız AKM’nin tepesinden. Hepsi benim insanım, hepsi bu memleketin insanı. Yan yana, kol kola. Gözlerimi kapatıp o ağaçlara sarılıyorum Gezi Parkı’nda. Gözü açtığımda Nâzım Hikmet de var yanımda “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, hem sen bunun farkındasın hem de polis farkında” diyip göz kırpıyor. Derken Cemal Süreya geliyor kafası hafiften güzel “”biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz/ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.” Ardından Necati Cumalı asık suratının ardındaki insan gözleriyle fısıldıyor kulağıma: “Kimse alamaz elimizden bu ümidi/Bunca yıl bu ümit bizleri tutan dimdik/Neydik düne kadar daha üç beş kişiydik/Çektik kapıları çıktık evlerimizden/Meydanlara sığmıyoruz kardeşler şimdi.”

Ve nihayet Hayyam yaslıyor omzunu bir ağaca, omuz başıma, şu rubaisini fısıldıyor Fazıl Say’a selam çakarak: “Ölmemek elimizde değil ki bizim/ İyi yaşamamaktır bizi korkutan.”

Image

Hem İstanbul’da hem de yurdun dört bir sathında sokağa dökülen yüz binlerce insan iyi yaşamak istiyor. İyi yaşamak, istediğin gibi yaşamakla başlıyor. Türkiye aynı alanda namaz kılan insanlarla, içkisini yudumlayan insanların birbirlerinin yaşam biçimine saygı gösterdiği bir ülkedir ve bundan başka bir şey de olmayacak, hükümet ve başbakan bunu bir türlü anlamıyor!

Son olarak alanda telefonlarıyla sırayla Türkiye’yi kitleyen Gezi Parkı eylemlerinde haber değeri görmeyen bir haber kanalını arayıp “O penguen belgeselini tekrar yayınlasanıza. Hele o paytak paytak yürüyüşleri yok mu! Hastasıyız!” diyen gençler, aklınızın ve mizahınızın hastasıyım!

Reklamlar