Görsel

Savaşta babalar oğullarını gömer ya, işte kimi zaman da eserler yazarlarını gömüyor. Radyo’da dinledi oyununu Borchert ama sahnelenişini izleyemedi. O toprağa verildikten bir gün sonra sahne tozu savurdu onu yeniden yaşama. Elbe nehri bir kadındı ve savaştan dönenleri açlık, sefalet ve en sonunda Elbe’nin soğuk kollarının beklediği günlerdi. Yaşamın yıkıma uğradığı yıllarda yıkım edebiyatı ölüme dersini verdi…

Borchert Nazi üniforması giydi zorla belki ama Nazilere dünyayı dar etti. Borchert’i yargılamak için kaybettikleri zamanı kazanabilselerdi eğer belki General Kış’a bir gün fazla dayanabilirlerdi.

Velhasılı kelam, Borchert genç öldü. Cesedini görmüşlüğüm yoktur ama edebiyatı “yakışıklıdır.” Tamamen kişisel bir beğeni ile söylersem dünya tiyatro edebiyatının ilk onuna girer Kapıların Dışında.

Her metne bakan göz farklı görür. Reji parmak iz gibidir. Aynı oyunu farklı ekiplerden izleyince zenginleşir insan ruhu. Daha önce 3 farklı yorumunu izledim sanırım Kapıların Dışında’nın.

Bu sefer Yolcu Tiyatro, 3D-Mapping teknolojisi ile farklı bir çağrı yapıyordu seyirciye. Bu seyir bu sefer farklı bir açıdan; teknoloji-tiyatro çatışması/kavuşması açısından ilginç olacaktı

Yolcu Tiyatro yeni kurulmuş, konservatuar mezunu oyunculardan müteşekkül, her türlü desteği ve övgüyü hak eden bir ekip ve ilk oyunu da oldukça zor bir metin olan Kapıların Dışında.

Savaşların hemen yanı başımızda insanlık trajesine dönüştüğü bir dönemde metni “zamansız” olarak sahneye taşımayı tercih etmiş yönetmen. Bu zamansızlık durumu kimi zaman II. Dünya Savaşı’na zaman zaman günümüz ortadoğusuna dokunmamızı da engellemiyor.

Sinema perdesine yansıtılan görüntülerdeki karakterler oyunculardan modellenmiş ve oldukça başarılı bir çalışmanın ürünü. Tabii dekor olarak görev görmesi itibariyle de işlevsel. Ancak mekanlardaki hareketsizlik, görüntülerdeki uzun süreli durağanlık kimi zaman oyunun duygusuna sireyet ediyor.

IMG_4297

Bir de 3D-Mapping teknolojisine çağırınca seyirciyi ister istemez seyirci büyük bir beklentiyle giriyor salona. Ama aslında önemli bir deneme olmakla birlikte yapılan şey sinema perdesini sahnede oyuna hizmet eder hale getirmek dışında bir şey olmadığı, olamayacağı için beklentiyle sunulan arasında bir açı oluşuyor ister istemez. Bu durum da seyircinin zor beğenmesine yol açıyor.

Kimi sahnelerdeki grotesk yaklaşımı kusmamış metin, aksine sevmiş. Rejinin yaratıcı yerlerinden biri olduğunu söyleyebilirim.

Oyunculuklara gelince… Ekibin bu konuda bir üslup birliği taşıdığını söyleyebilirim. Sahnede birbirini hisseden, anlayan bir ekip var karşımızda. Her oyuncunun oynamak isteyeceği ve bir o kadar da zorlayıcı bir rol olan Beckmann’ı çok başarılı bir biçimde canlandırıyor Cenk Dost Elverdi. Bunu yaparken Tek Ayaklı Adamı da sürüklüyor peşinden! Kendisinden modellenerek oluşturulan Öteki ile de iletişimi koparmıyor.

Oyunun aynı zamanda yönetmeni olan Ersin Umut Güler, zor bir işe soyunmuş olmanın altında ezilemeden oynuyor rollerini. Binbaşı ve General için aynı şeyleri bu netlikle söyleyemem ama Direktörü gerçekten göz dolduran bir yumuşaklıkta ve hiç çapaksız sunuyor seyirciye.

Kadın oyuncularsa rolden role giriyor ama hiç bir rollerinde bir diğerinin dikiş izini göstermiyorlar. Tanrı, Kız, Binbaşının Kızı: Yasemin Ertorun, Ölüm, Elbe, Binbaşının Karısı, Bayan Kramer: Müzeyyen Durgun göz dolduracak şekilde canlandırıyor rollerini.

Ekip üretmeyi sürdüreceğe benziyor. Belki denedikleri bu üslup ile istedikleri düzeyi elde etmiş olduklarını söylemek güç ama aramayı sürdürecekleri ve bulacakları da şimdiden görünüyor.

Yolcu Tiyatro’yu takip edin. Hepimiz Elbe’nin kıyısında dolaşıyoruz zaman zaman. Hepimizin yardım beklediği bir ötekisi var. Hepimiz ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide tiyatro sahnesine basıyoruz atlamadan önceki son adımımızı.

Birgün buluşacağız bir yerde. Çünkü Elbe bizi hep geri fırlatacak!

Bu yazı tiyatroportal.com sitesinde yayınlandı.

Reklamlar